Fransız Anayasa Tartışması: Güçler Kurgusunda Denge Arayışı

30 Nisan 2010 - 07:58

Özgün Özçer


Anayasaların, süreçlerinden ayırt edilemez metinler olduğu Fransa örneğinde de açıkça ortaya çıkıyor. Günümüzde Fransa’da siyasilerin önemli bir bölümü, yarı-başkanlık sistemi olarak adlandırılan, çift başlı bir yürütme organına dayalı mevcut yapının toplumun beklentilerini yeterince karşılamadığına inanıyor. Nitekim 2007 Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının gündeminde de bu konu önemli bir yer tuttu. Fransa’nın kurumsal reform ihtiyacını tahlil etmeye çalıştığımız zaman, bugün sorun yaratan 1958 Anayasa’sının oluşturduğu güçler dengesinin oluşumunda dönemin siyasi koşullarının belirleyici rol oynadığını görüyoruz. Anayasal Reform Komisyonu’nun yürüttüğü, güçler kurgusunda yeni fren ve denge mekanizmaları arayışı işte bu temeller üzerine kuruldu. Amacı, 1958 Anayasa’sının ortaya koyduğu sistemi çağın koşullarına daha uygun bir şekilde uyarlamak ve güçler kurgusunu daha dengeli ve etkin kılmak.

Bu yılki seçim kampanyaları boyunca, büyük partiler de dahil olmak üzere tüm partilerin adayları bu konuda reform önerileri ortaya koydular. Sosyalist Parti’ye ve merkez partilerinden Fransız Demokrasisi Birliği’ne (Union pour la Démocratie Française, UDF) oranla daha muhafazakâr görüşleri olan Nicolas Sarkozy dahi, seçildikten sonra ilk icraat sahalarından birini kurumsal reform olarak belirledi. Sarkozy, Cumhurbaşkanı seçilmesinden iki ay sonra, 12 Temmuz’da, eski Başbakanlardan Edouard Balladur’ün başkanlığını yürüteceği bir çalışma kurulu oluşturulmasına karar verdiğini açıkladı. Söz konusu atılımla, “Beşinci Cumhuriyet’in Kurumlarının Yeniden Dengelenmesi ve Modernleştirilmesi için Çalışma ve Öneri Kurulu” 18 Temmuz’da çalışmalarına başladı. Kurul, 29 Ekim 2007’de, 77 öneri içeren “daha demokratik bir Beşinci Cumhuriyet” adlı raporunu kamuoyuna sundu. Rapor taslağının, Cumhurbaşkanı başta olmak üzere çeşitli çevrelerin görüşlerinin alınmasının ardından 17 Aralık tarihinde Danıştay’a iletildi. Burada yapılacak incelemelerden sonra tasarının Meclis’e sunulması bekleniyor. Üçüncü bölümde raporun öneri olarak sunduğu önemli birkaç reformdan daha geniş söz etme imkanı bulacağız.

Fransız Devriminin mirası olan Cumhuriyet rejimi, 1789’dan bu yana birçok kez sekteye uğradı. Bu süre içerisinde imparatorluk, monarşi ve II. Dünya Savaşı’ndaki faşist Vichy yönetimi gibi otoriter deneyimler yaşandı. Her ne kadar Ancien Regime’den beri süregelen merkeziyetçi idari yapı korunmuş olsa da, istikrar sağlayabilecek bir hükümet sistemi arayışı devam etti. Üçüncü ve dördüncü Cumhuriyet dönemleri bu eğilimi açıkça ortaya koyuyor. 1871 ve 1940 arası 104, 1947 ve 1958 arası ise 24 hükümet değişikliğine gidildi. Bu dönemler boyunca egemen olan parlamenter sistemin sıklıkla tıkanması ve hükümetlerin karar almakta zorlanması, büyük krizler yaşandığında yürütme organları güçlendirilmiş sistemler yönünde bir arayış doğurdu. Cezayir krizi sırasında siyasi sınıfın bağımsızlık karşıtları ile müzakere taraftarları arasında bölünmüş olması sistemin kilitlenmesine neden olurken, Cezayir şehrinde cereyan eden 13 Mayıs 1958 ordu müdahalesi parlamenterlerde darbe endişesi yarattı. İşte 1 Haziran 1958’de Charles de Gaulle devletin başına geçtiğinde ve Beşinci Cumhuriyet Anayasasının hazırlıklarına başlandığında böylesine olağanüstü koşullar söz konusuydu. Yaşanan siyasi krize çözüm olarak, Anayasa, çok daha etkin bir yürütme organına meşruiyet getirecek bir araç olarak tasarlandı. Bu nedenle halen yürürlükte olan 1958 Anayasasını değerlendirirken, hazırlanması aşamasındaki siyasi konjonktürü göz önünde bulundurulmakta yarar var: Birinci bölümde göreceğimiz gibi, Cezayir krizi sırasında daha da belirginleşen etkin ve güçlü bir yönetim ihtiyacı yeni hükümet projesinin temel eksenini oluşturdu.

1 – 1958 Anayasası’nın yapım süreci: dönemin olağanüstü koşulları oluşturulacak hükümet yapısında belirleyici oldu

Cezayir’de yaşanan ayaklanmalar süresince merkezi yönetimin etkisi giderek azaldı. 13 Mayıs 1958’de Cezayir şehrinde, Cezayir’in Fransa’ya bağlı kalmasının yandaşları tarafından bağımsızlıkçı Ulusal Bağımsızlık Cephesi (Front de Libération Nationale, FLN) adlı gerilla örgütünü protesto amacıyla düzenlenen gösteri sırasında Ordu durumdan istifade ederek İl Konseyi binasını ele geçirdi. Ardından komutanların olağanüstü hal ilan etmesi sonucu Dördüncü Cumhuriyet rejimi ciddi bir şekilde sarsıldı. Yönetimin başına geçen Jacques Massu ile bölge komutanı Raoul Salan , Charles De Gaulle’a bu meselenin çözümünde sorumluluk alması için çağrıda bulundular. De Gaulle göreve hazır olduğunu bildirdi. Ancak 19 Mayıs’ta düzenlediği basın toplantısında “67 yaşımda diktatör kariyerine başlamaya niyetim yok” şeklinde bir açıklama yaparak Mareşal Pétain gibi bir yöntem izlemeyeceğinin sinyallerini verdi. Bu askeri müdahale karşısında otorite sağlamakta zorluk çeken Pierre Pfimlin başkanlığındaki hükümet, 28 Mayıs’ta istifasını sundu. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı René Coty çareyi de Gaulle’e yeni hükümet kurma yetkisi vermekte buldu. Çeşitli siyasi akımların dengeli bir şekilde temsil edildiği yeni kabine, 1 Haziran 1958 tarihinde Meclis’ten güvenoyu alarak resmen göreve başladı. Hükümetin ilk icraatlarından biri, 1948 Anayasası’nın 90. maddesinde değişiklik öngören bir kanunu 3 Haziran’da Meclis’ten geçirmekti. Bu kanun yeni Anayasa çalışmalarını hızlandırmak amacıyla özel bir Anayasa Danışma Kurulu oluşturulmasını öngörüyordu. Ayrıca, taslağın onayı için halkoylamasına sunulması hükmünü getiriyordu. Yasa ayrıca, halkın egemenliği, güçler ayrılığına saygı, hükümetin yasama organına karşı sorumluluğu ve yargının bağımsızlığı ilkelerinin özellikle altını çiziyordu. Burada, Vichy rejimi ile herhangi bir bağ kurulmamasına özellikle dikkat edildiğini görebiliriz. Ancak bu yasayla ayrıca altı aylık geçici bir süre için kanun hükmünde kararnameler çıkarma yetkisi alan hükümet, yeni Anayasa için gerekli yasal çerçeveyi çizmiş oluyor, yürütmenin güçlendirilmesi eğilimini de açıkça ortaya koyuyordu.

Anayasa hazırlıklarında, de Gaulle’un 16 Haziran 1946’da Bayeux şehrinde yaptığı konuşmada tasvir ettiği, güçlü ve bağımsız bir devlet yapısı ortaya koyan ilkelerden yola çıkıldı. Bu çerçevede, Danıştay üyelerinden ve Bakanları temsil eden hukuk uzmanlarından oluşan Teknik Komite ile Başbakan ve bakanlardan oluşan Değerlendirme Komitesi olmak üzere iki kurul oluşturuldu. Teknik hazırlığı sürdüren gruba karşılık Değerlendirme Komitesi’ne öneri ve değişiklik teklifleri sunmak gibi önemli yetkiler veriliyordu. Yeni hükümetin her iki kurulda da yer alan Adalet Bakanı Michel Debré bu çalışmaların eşgüdümünü sağlamakla görevlendirilmişti. Haziran ortasında başlayan çalışmalardan sonra çıkarılan ilk taslak, önce Anayasa Danışma Kurulu’na, Kurul’un iki hafta süren incelemesinden sonra da, hükümet tarafından Danıştay’ın onayına sunuldu. De Gaulle, onay işlemleri tamamlandıktan sonra, Anayasa taslağını Paris’in Cumhuriyet meydanında düzenlediği bir konuşma ile halka açıkladı. Siyasi partilerin büyük bir bölümünün evet oyu için kampanya yürütmesi sonucu, 28 Eylül’de düzenlenen referandumda yeni Anayasa oyların %79,25’iyle kabul edildi. Referanduma katılımın %85 düzeyinde olması hem Beşinci Cumhuriyet rejimi hem de Gaulle’un siyasette yer alması üzerinde çok geniş bir uzlaşma olduğunu ortaya koyuyordu. Metin 4 Ekim’de onaylandıktan sonra Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yeni kurumsal yapıya geçiş ise kademeli oldu. 23 ve 29 Ekim’de iki tur üzerinden milletvekilleri seçimleri gerçekleştirildi. 21 Aralık’ta 80.000 seçmenin oy verdiği dolaylı seçimlerle Charles de Gaulle Cumhurbaşkanı seçildi. 20 Şubat 1959’da Anayasa Mahkemesi’nin üyeleri belirledikten sonra 19 Nisan’da Senato seçimleri yapıldı. Yukarıda da belirtmiş olduğumuz gibi, geçiş dönemi boyunca tüm yetkiler geçici hükümetin elinde toplanmıştı. Böylece Bakanlar Kurulu kanun hükmünde kararnameler yoluyla gerekli yasal önlemleri alabildi. Bundan kısa bir süre sonraysa yeni sisteme geçildi.

2 – “Etkin” bir parlamenter sistem arayışından çift başlı yürütme organına dayalı yarı-başkanlık sistemine: 1962’de Cumhurbaşkanı’nın halkoyuyla seçilmesi kararı ile güçler kurgusunda yeni bir denge

1958 Anayasası, yürütme organı içinde Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini güçlendirmiş olsa da, başlı başına bir yarı-başkanlık sistemi oluşturmuyordu. Yapılan reformun asıl amacı, yürütmeyi yasama organına karşı daha güçlü kılıp hükümetlerin daha istikrarlı olmalarını sağlamaktı. Michel Debré’nin ifadesiyle, amaç “güçler karmaşası”nı engelleyip “güçlerin işbirliği”ni gerçekleştirmekti. Bunun için “hükümeti hem devlet başkanına hem Parlamento’ya karşı sorumlu kılmak” ve bunların yetkilerini “her ikisine devlet kurgusunda benzer bir önem verecek şekilde belirlemek” gerektiği düşünülüyordu. Anayasanın 50. maddesinde hükümetin Meclise karşı sorumluluğu açıkça ortaya konuyordu. Ancak bir yandan hükümete gündem belirleme ve yönetmelik çıkarma gibi yetkiler vererek, diğer yandan ise gensoru seçeneğini kaldırarak daha verimli bir yasama mekanizması oluşturmaya çalışılıyordu. Ayrıca Bakanlar Kurulu üyelerinin Meclis’te oy verememelerine yönelik bir düzenleme getirerek iki görev arasındaki çizgi daha belirgin kılınıyordu. Cumhurbaşkanı’nın Parlamento seçimlerini yenileme yetkisi korunmuş olsa da, Mac Mahon’un Üçüncü Cumhuriyet döneminde bu yetkiyi kullanmasının “Cumhuriyet ilkelerine aykırı” olarak nitelendirilmesi psikolojik bir engel yaratmıştı. Bunun için, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetini, kendisini “dolaylı” bir genel oylamayla seçmek suretiyle artırmak amaçlanıyordu.

Anayasa hukuçusu Olivier Duhamel’e göre her ne kadar Michel Debré Cumhurbaşkanı’nın zaman zaman bazı kararlara etki edebileceği ve hükümetin kendisine karşı siyasi sorumluluğu olmasından dolayı üzerinde ağırlığını hissettirebileceği “düalist” bir sistem öngörmüşse de, de Gaulle’ün düşüncesi daima egemen bir devlet başkanından yana olmuştur. Duhamel’in görüşüne göre 28 Ekim 1962 referandumu’nda Cumhurbaşkanı’nın halkoylamasıyla seçilmesi, 1958 Anayasası’nı gerçek kimliğine kavuşturdu. Böylece, Cumhurbaşkanı meşruiyetini hükümete göre artırmanın yanı sıra , siyasi gündeme yön verme yetkisini de ele geçirdi. Bunun sonucunda, yasada bu biçimde yer almamasına rağmen, uygulamada hükümetin Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu bulunduğu bir durum ortaya çıktı. Ancak hükümet gibi Cumhurbaşkanı’nın da yasama organına karşı sorumlu olmaması, yeni sistemin parlamenter niteliğine gölge düşürüyordu. Ayrıca genel seçimler, bir bakıma Cumhurbaşkanı seçiminin teyidi ve ona bir çoğunluk kazandırma işlevlerini gören oylamalara indirgenerek önemini yitirmeye yüz tuttu.

Öte yandan, Cumhurbaşkanı’nın yürütmenin güçlü halkası haline gelmesi ve hükümetin politikasını yönlendirmesi, ancak Başbakan ve kabinesinin kendisiyle aynı siyasi çevreden geldiği zaman mümkün oluyordu. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yedi, parlamento seçimlerine beş yılda bir gidilmesi, fiilen Meclis’teki çoğunluğun her an farklı olabileceği durumları ortaya çıkarıyordu. De Gaulle’le başlayan ilk dönemden itibaren, Cumhurbaşkanı’nın ve Bakanlar Kurulu’nun farklı siyasi kanatları temsil ettikleri durumlarda, Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i fesih yetkisini kullanarak yeni Meclis’te kendi kanadından çoğunluk arayışına girmesi, bu çoğunluğu alamadığı takdirde ise istifa etmesi, yazılı olmayan bir kural olarak işletilmiştir. Bunu de Gaulle dolaylı bir şekilde bizzat uyguladı: yukarıda gördüğümüz gibi 1962’de Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine ilişkin düzenlenen referandumun sonuçlarına tepki gösteren ve yasal geçerliliğini sorgulayan Pompidou hükümetini düşürdü. Bunun ardından, 1968 Mayıs olaylarından sonraki ilk seçimde, yerel yönetimlere bazı yetkilerin devredilmesine ve Senato’nun yapısının değişmesine ilişkin 27 Nisan 1969 referandumunda çoğunluğu elde edemeyince istifa ederek bu kuralı Fransız siyasi yaşamında bir teamül haline getirdi. Cohabitation (“birlikte yaşama”) diye adlandırılan, yürütmenin her bir kanadının farklı partilerden oluştuğu halde göreve devam etmesi ise, Mitterrand’nın 1986 yılında getirdiği farklı bir yorum ve uygulama yöntemi oldu. Mitterrand, 1986 genel seçimlerinden sosyalist olmayan bir çoğunluk çıkması üzerine, bunu (cohabitation) halkın tercihi olarak niteleyip birlikte çalışma dönemini başlattı. Böyle bir durumda, devlet başkanı bir nevi muhalefetin başı rolünü üstlenirken, iç politikadan tamamıyla sorumlu olan hükümet ise Cumhurbaşkanı’nın desteğinden yoksun olarak güç bir konumda kalır. Dış politikadan sorumlu olan devlet başkanı için de durum güçlük arz eder. Özellikle Avrupa Birliği çerçevesinde, kararları belirleyenin uygulamaya doğrudan etkisi olmadığından karışıklık yaşanabilmektedir. Nihayet, Cohabitation durumlarının oluşmasını engellemek için 2002’de Cumhurbaşkanlık dönemi beş yıla indirildi ve iki genel seçimin de bir ay arayla arka arkaya yapılması yoluna gidildi. Ancak bir taraftan güçler ayrılığında yasama organının yeterli derecede fren mekanizmasına sahip olmaması, diğer taraftan yürütme bünyesinde yetkilerin karıştığı çift başlı “diyarşik” bir yönetim oluşması, Fransız kamuoyunda kurumsal reform taleplerini yoğunlaştırdı.

3 – 2007’de oluşturulan Komisyonun reform çalışmaları: yetki dağılımının belirginleştirilmesi ile yeni fren ve denge mekanizmaları arayışı

2007 seçim kampanyası sırasında merkez partisi UDF’in Genel Başkanı François Bayrou ile Sosyalist Parti adayı Ségolène Royal’in kurumsal reform konusunu sıkça gündeme taşıması, bu alanda daha muhafazakâr olan Nicolas Sarkozy’yi de bir vaatte bulunma mecburiyetinde bıraktı. Sarkozy, sıkıştığı konularda “kontratak” yöntemi izleme stratejisine sadık kalarak, seçimlerden sonra ilk icraatlarından biri olarak kurumsal reform üzerine çalışmalarda bulunacak bir Komisyon oluşturulması önerisini getirdi. Seçimlerden iki ay sonra Edouard Balladur’ün başkanlığında 13 kişilik “Beşinci Cumhuriyetin Kurumlarının Yeniden Dengelenmesi ve Modernleştirilmesi için Çalışma ve Öneri Komisyonu”nu oluşturdu. Olivier Duhamel’e göre komisyon, çalışmalarını yalnızca Cumhurbaşkanı’nın taleplerine yanıt bulmak amacını güderek değil, birçok alanda “yeni öneriler getirerek” özgürce yapmalıydı. Duhamel, aksi yönde bir eğilim olması durumunda, Komisyon’un bir “propaganda ofisine” dönüşeceği ve toplumda oydaşma sağlamakta çok güçlük çekilebileceği görüşünü savunmaktaydı. Bu çerçevede, siyasetin ve yargının önde gelen isimleriyle yirmi altı görüşme düzenlendi Görüşmeler televizyonda naklen yayınlanırken, kayıtları ve dökümleri oluşturulan web sayfasında her an ulaşılabilecek şekilde yer aldı. İnternet sitesi aracılığıyla halk tarafından da görüş bildirilmesi sağlanmakla birlikte, resmi sitede forum düzenlenmedi ve kişilerin belirttikleri görüşler de yayınlanmadı. Yaklaşık iki buçuk aylık çalışma sonucu, Ekim sonunda “Daha Demokratik bir Beşinci Cumhuriyet” adlı rapor Cumhurbaşkanı’na teslim edildi.

Komisyonun çalışmaları yalnızca Anayasa değişikliği önerilerinden ibaret değildi. Meclis tüzüğü, seçim kanunu ve bazı organik kanunları da kapsayan bir çalışma yapılmıştı . Rapor üç ana başlık içeriyor:
• İlk ana başlık, yürütmede Cumhurbaşkanı ile hükümet arasında yetkileri daha belirgin kılma ve bazı denetleme ve dengeleme mekanizmaları geliştirmeyi hedefliyor. Bu çerçevede:
o Anayasa değişikliklerinin, her iki kamarada da aynı doğrultuda oylanması takdirde, Cuımhurbaşkanı tarafından yürürlüğe geçirilmeyip fiili olarak veto edilmesinin engellenmesi için altı ayda halkoyuna sunulması öngörülüyor.
o Cumhurbaşkanı’nın yargı ve denetim kurulları üyelerini seçme yetkisi Parlamento’nun gözetimine bağlanıyor: Atamalar, özel olarak oluşturulan meclis komisyonlarından olumlu görüş alındıktan sonra geçerlilik kazanıyor.
o Cohabitation ihtimalini mümkün olduğunca önleyebilmek için Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin aynı zamanda yapılması yönünde bir değişiklik getiriliyor.
o Ayrıca Cumhurbaşkanı’nın medyadaki söz alma süresinin yürütmenin söz hakkı süresine sayılması önerisi getiriliyor ki bu sembolik anlamda son derece önemli: Devlet Başkanı’nın ülke bütününü temsil eden ve partiler üzerinde biri olmaktan ziyade, ülke çoğunluğunu temsil eden siyasi bir kişilik olarak görüldüğünün bir ifadesi. Aslında bu yönelim ortaya çıkan durumla daha çok bağdaşıyor
o Anayasa’nın 5. maddesine Cumhurbaşkanı’nın ülkenin politikasını belirlediğine dair bir ibare eklenirken, 20. maddesinde ise ülkenin politikasını yürüttüğü belirtiliyor. Bu değişiklikler Anayasa’da yetki ile sorumluluğu ayırdığı için sert bir şekilde eleştirildi. Daha sonra, aşağıda da değinidiğimiz gibi, Cumhurbaşkanı Sarkozy resmi bildirisinde bunların gerekli olmadığını dile getirdi.
• İkinci başlık yasama organının güçlendirilmesine ilişkin:
o Parlamento’nun gündem belirleme, yasa tasarısı hazırlama ve denetim alanında bazı yetkileri genişletiliyor: 1958 Anayasa’sının ortaya koyduğu düzenlemelere göre Parlamento’nun bu konudaki yetkileri son derece sınırlıydı. Örneğin gündem belirleme konusunda tüm yetkiler hükümete aitti. Öngörülen değişikliklerle, çalışma zamanının yarısı Parlamento’nun kendi yasama ve denetim faaliyetleri için ayrılıyor.
o Muhalefetin söz hakkını geliştirecek önlemler alınıyor.
• Üçüncü bölüm yargı bağımsızlığını geliştiren ve bu alanda halkın yararlanabileceği yeni mekanizmalar sağlayan öneriler barındırıyor:
o Buna örnek olarak Yüksek Yargıçlar Kurulu’nun genişletilmesi ile Cumhurbaşkanı’nın tabii başkanlığına ve Adalet Bakanı’nın tabii üyeliğine son verilmesi öngörülüyor.
o Seçmenlere yasa önerisinde veya Anayasa şikâyetinde bulunma olanağı tanınıyor ;
o Halkın temel haklarını koruyacak bir kamu denetçiliği (ombudsperson) kurumu oluşturulması da Komisyon tarafından getirilen öneriler arasında yer alıyor.

Raporun iletilmesinden on beş gün sonra, 12 Kasım tarihinde Nicolas Sarkozy resmi olarak yayınladığı bir bildirgeyle çalışmaları değerlendirdi. Birçok öneriyi olumlu karşılayan Sarkozy, eleştirilerin yoğunlaştığı 5 ve 20. maddelerdeki değişiklikleri en önemli çekincesi olarak gösterdi. Yeni bir rejim kurmanın söz konusu olmadığını ve Anayasa’da bu yönde algılanabilecek tartışma yaratabilecek değişiklere gidilmemesi gerektiğini ifade etti. Bu açıklamaya değin kamuoyunun büyük bir bölümünde bu iki maddedeki yeniliğin Sarkozy’nin özel talebi üzerine getirildiğine dair bir görüş hâkim olduğundan, Cumhurbaşkanı’nın bu açıklaması olumlu karşılandı. Sarkozy temsili arttırmak için seçim sisteminde sınırlı ölçüde nispî temsile yer verilebileceğini belirtirken, kanun hükmündeki kararnamelerin kullanımının sınırlanmasına ise çekince koydu. Genel görüşlerin alınmasından sonra, Komisyon ikinci etap çalışmalarına başladı. Bu çalışmaların sonucunda tekrar gözden geçirilen rapor, 17 Aralık’ta incelenmesi için Danıştay’a sunuldu. Danıştay’ın görüşlerinin alınmasından sonra rapor Meclis’e teslim edilecek. Meclis’in önerileri Mart ayına kadar incelemesi ve ardından reform paketinin Cumhurbaşkanı tarafından halkoylamasına sunulması öngörülüyor.

Sonuç – Nasıl bir yeniden yapılanma: kurumsal reform ya da altıncı Cumhuriyet?

2007 Anayasa Komisyonunun amacı, 1958 Anayasa’sının oluşturduğu güçler kurgusunu daha dengeli ve etkin bir şekilde düzenlemek oldu. Ancak süreç içerisinde yapılan çalışmalar son derece teknikti. Genel olarak halkın aktif katılımı aranmadığı gibi, bunu teşvik etmek için pek az sayıda yönteme başvuruldu. Oysa, toplumu tatmin etmeyen bir kurumsallaşma söz konusu olduğu zaman, yurttaşların yeni bir devlet yapısının üzerinde tartışmaları, gidilecek değişikliklerin isteklerini yansıtması ve ihtiyaçlarını karşılaması bakımından çok önemlidir. Ancak Fransa’da toplumun bu konudaki düşüncelerini belirlemek yönünde gerçek anlamda bir ön çalışma yapılmadı. Dolayısıyla toplumun önerilecek reformlardan ne denli tatminkâr bulacağı bir soru işareti.

Komisyon’un ortaya koyduğu yaklaşım Fransa’da mevcut sistemin değişmesi ve altıncı Cumhuriyet’e geçilmesini savunan kesimler tarafından da eleştirildi. Bu eleştirilerden en önemlisi, 2001 yılında Sosyalist Parti milletvekili Arnaud Montebourg’un öncülük ettiği Convention pour la sixième République (Altıncı Cumhuriyet Konvansiyonu) oluşumunu destekleyenlerden geldi. Konvansiyon, Beşinci Cumhuriyet’in “süper güçleri” olan Cumhurbaşkanlığı modelinin demokrasiyle bağdaşmayan durumlara yol açtığı öne sürerek parlamenter sisteme dönülmesi gerektiği savunmuştu. Hareketin başkanı François Colcombet reform çalışmalarının kamuoyuna yeterince açık olmadığını ifade ediyor. Ayrıca, Nicolas Sarkozy’nin reform çalışmalarının kapsamında belirleyici bir rol oynadığı yönünde eleştiriler dile getirildi. Sonuç olarak gidilen kurumsal reform çalışmasını tatmin edici bulmayan Altıncı Cumhuriyet taraftarları için, var olan sistemin enine boyuna tartışılmadığı bir süreç yaşandı ve sınırları belli olan bu çalışmalar yetersiz bulundu.

François Mitterrand, 1964 yılında kaleme aldığı Coup d’Etat permanent (“Sürekli Darbe”) adlı kitabında Beşinci Cumhuriyet modelinde Cumhurbaşkanı’nın hakem olmayacağına ve bütün güçleri elinde toplayacağına işaret etmiştir. De Gaulle’un kurduğu rejimi çok ağır bir şekilde eleştirerek “bir darbeciden hukukçuların titizliğini” beklemenin “boşuna” olduğunu yazmıştır . 1958 Anayasa’sının konjonktürel düzenlemelere getiren bir metin olduğu bugün açıkça ortadadır. Dönemin olağanüstü koşullarını bir kenara bıraksak bile, o tarihlerde egemen olan demokrasi ve insan hakları vizyonunun artık geçerli olmadığı da aşikâr. Adem-i merkeziyetçilik Anayasa metnine ilk reformlardan yirmi yıl sonra, 2003’te işlendi. Aynı şekilde, ölüm cezasının verilemeyeceği ifadesi de Anayasa’ya, kaldırılmasından tam yirmi altı yıl sonra, 2007 yılı içerisinde eklenmdi. Anayasaların ve oluşturdukları devlet kurgusunun, çağa ve günün koşullarına uygun olması gereğini Fransa örneğinde belirgin bir şekilde görebiliyoruz. Gerek reform çalışmaları, gerekse yeni bir Anayasa tartışmasıyla yürürlükte olan metinlerin sorgulanması demokrasinin vazgeçilemez bir parçası halini almış bulunuyor. Anayasalar her ne kadar sabit kurallar ortaya koysa da, toplumun dinamiklerini dikkate almak, geliştirilme ve yenilenme esnekliğine sahip olmak zorundalar. Ayrıca, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu çalışmalar içerisinde sivil toplumun katılımı ve yaşamak istedikleri devlet yapısının tanımına katkıda bulunmaları, bu kurallar üzerinde geniş bir biçimde uzlaşılması ve bunlara sahip çıkılması için son derece büyük bir önem taşıyor. Nitekim demokrasilerde katılımsız süreçler, toplumdan uzak kalmaya mahkûmdur.