cumhurbaşkanı ile etiketlenen yazılar

Seçimler ve Siyasi Partiler konulu odadan

Şener Aktürk 08 Aralık 2007 - 14:15

Barajsız Dar Bölgeli Çoğunluk Sistemi, Türkiye Milletvekilliği ve sembolik Cumhurbaşkanı

11 Mayıs 2007'de Radikal gazetesinde, 2005 yılından itibaren de önceki bir versiyonuyla Türkiye Tartışmaları (Turkey Debates) websitesinde yayınlanan yazım:
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220910&tarih=11/05/2007

Sağlam demokrasiye güçlü bir TBMM, sembolik bir cumhurbaşkanı ve barajsız dar bölgeli çoğunluk sistemiyle ulaşılır. Güçlü bir demokrasi için TBMM iradesinin her yasama döneminde bir büyük iktidar partisi ve bir büyük muhalefet partisi tarafından temsil edilmesi gerekir.

Dünyadaki tüm demokrasiler arasında başkanlık sistemine sahip olduğu halde demokratik rejimi uzunca bir süre koruyabilmiş tek ülke ABD'dir; dünyanın diğer tüm uzun soluklu, kökleşmiş demokrasilerinde parlamenter sistem veyahut en azında yarı-başkanlık sistemi hâkimdir. Başkanlık sisteminin demokratikleşmeye çalışan ülkeler için hiç de iyi bir anayasal düzen olmadığını Rusya'dan Venezüella'ya, Meksika'dan Filipinler'e kadar bu sistemi benimsemiş yeni demokrasilerin karşılaştığı problemlerde görüyoruz. ABD hariç başkanlık sistemine sahip olduğu halde kökleşen tek bir demokrasi olmadığı halde Türkiye'de cumhurbaşkanının halkoyuna sunulmasını teklif etmek suretiyle yarı-başkanlık ve hatta başkanlık sistemine geçmeyi istemek, Türkiye'nin demokratik düzenine çok ciddi zarar verebilir. Bu doğrultuda bir Anayasa değişikliği yapılması sürecine girildiğine göre, cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesi kesinleşirse, en azından yetkilerinin mümkün mertebe sınırlandırılması ve bugünkünün aksine gerçekten sembolik bir seviyeye çekilmesi gerekir.

Başkanlık sistemlerinin demokrasiye zararları pek çoktur. Yakın zamanda demokrasiye geçme denemesi yapan kuzey komşumuz Rusya, bu zararların hemen hepsini gözlemlediğimiz kötü bir örnek teşkil ediyor. Birincisi, başkanlık sistemi doğası gereği partileri zayıflatır ve halkın tercihlerinin organize bir şekilde temsiline imkân veren partilerin zayıflaması da demokrasinin zayıflamasına tekabül eder. İkincisi, başkanlık sistemi devletin kurum ve kuruluşlarını zayıflatır, çünkü yürütmeyi kendi şahsında toplayan başkan kendisi dışında herhangi bir siyasi veya bürokratik kuruma şüpheyle bakar ve güçlenmesine engel olur. Üçüncüsü, başkanlık kurumu Meclis'le her an bir temsil krizi yaratma tehlikesini beraberinde getirir. Hem Meclis, hem de başkan halk tarafından seçildiği için her ikisi de halk iradesini kendisinin temsil ettiğini iddia edebilir ve özellikle başkanın ve Meclis'in ayrı siyasi tercihler tarafından belirlendiği durumlarda bu ülkeyi sürekli bir kriz ortamında tutabilir. Dördüncüsü, Meclis tarafından sürekli denetlenen hükümetlerin aksine, Başkanlık sistemi yolsuzluklara daha açık bir sistemdir. Beşincisi, demokratik sistemin başkanın şahsıyla özdeşleşmesi pek mümkün olduğu için kötü bir başkan (örneğin Boris Yeltsin) halk nazarında demokrasinin itibarını zedeler ve demokrasi karşıtı kalkışmalara uygun bir ortam hazırlar.

Kazanan her şeyi alır
Altıncısı, başkanlık sistemi 'kazananın her şeyi aldığı' (winner-takes-all) bir durum yarattığı için her seçimde halkın yüzde 49'una kadar olan kesimi hiçbir şekilde temsil edilmeme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Örneğin ABD'de neredeyse her başkanlık seçimi yüzde 51 ile kazanılmakta, halkın yüzde 49'unun tercihleri başkan tarafından temsil edilmemektedir. Fransa'daki başkanlık seçiminde de, kazanan kim olursa olsun, halkın yaklaşık yüzde 45'inin tercihinin başkanlığa yansımayacağı aşikârdır. Başkanlık sisteminde böylesi bir temsil açığı her seçimde tekrarlanan yapısal bir özelliktir. Yedincisi, yüzlerce kaliteli siyasetçiyi sıralarına çeken parlamenter sistemin aksine başkanlık sistemi böylesi doğuştan siyasetçi kimseler için yalnızca bir koltuk (başkanlık koltuğu) sunmaktadır. Başkanın etrafındaki diğer kimseler varlıklarını başkana borçlu oldukları için çoğunlukla bürokratik ve itaatçi bir zihniyette olan kimselerden oluyor. Sekizincisi, başkanlık sistemi, siyaseti partiler mücadelesinden kişiler mücadelesine çevirerek siyasetin odak noktasını partilerde ifadesini bulan kurumsallaşmış fikirler yerine başkanlık için yarışan şahısların kişisel özelliklerine kaydırabiliyor. Dokuzuncusu, parlamenter sistemlerde halk nezdinde güvenilirliğini kaybetmiş bir hükümet güvenoylamasıyla düşürülebilirken, başkanlık sisteminde bu çok zor, hatta neredeyse imkânsızdır. Bu durumda halk hiç de memnun olmadığı bir başkan tarafından dört ila beş yıl yönetilmek zorunda kalabiliyor. Tarihte süresi dolmadan görevinden alınan başkan sayısı çok az iken, halk nezdinde güvenilirliğini kaybeden hükümetlerin güvenoylamasıyla düşürülmesi parlamenter sistemlerde sıkça görülen bir durumdur.

Tüm Latin Amerika ve Orta Asya ülkeleri, Rusya, Nijerya, ve Filipinler gibi başkanlık sistemini benimseyen ülkelerde demokrasi bir türlü yerleşemezken, Bulgaristan'dan Estonya'ya parlamenter sistemi benimseyen ülkeler demokraside geldikleri noktayı muhafaza etmiş ve daha da ileriye götürmüşlerdir. Türkiye'nin şansı egemenliği Meclis'e veren bir düzeni benimsemiş olmasıdır. Meclis ise doğrudan halk tarafından seçilen yegâne kurum olması vasfıyla ülkemizde demokrasinin mihenk taşıdır.
Türkiye'de demokrasinin karşılaştığı zorluklar doğrudan halkın seçtiği yasama organı TBMM'nin yetkilerinin çok olmasından değil az olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin 80 yıllık Cumhuriyet döneminde pek az defa Meclis'in hür iradesiyle seçilebilen cumhurbaşkanı, sembolik bir makam olmanın çok ötesinde geniş yetkilere sahiptir. Cumhurbaşkanının yetkilerinin mümkün oldukça kısıtlanması ve bu makamın, örneğin Bulgaristan'da veya Çek Cumhuriyeti'nde olduğu gibi hakikaten sembolik bir seviyeye çekilmesi demokrasi yolunda atılacak önemli bir adımdır. Hükümetteki her bakanın tek tek Meclis onayına tabi olması, yargıya yapılacak atamaların Meclis onayına tabi olması, savunma bütçesi ve harcamaları başta olmak üzere bütçenin tüm kalemlerinin Meclis onayına ve denetimine tabi olması, Meclis'in yetkisinin artırılarak demokrasinin kökleşmesine hizmet edecek önemli adımlardan birkaçıdır.

1960 dönüm noktası oldu
Denilebilir ki Milli Mücadele dönemindeki Meclis, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini üzerinde toplayan, 'kuvvetler birliği' ilkesine dayanan ve bu vasfıyla demokrasinin özüne daha yakın bir Meclis'ti. 1924 Anayasası da bu durumu kökünden değiştirmedi. Fakat, bilindiği üzere, 1960 askeri darbesi demokrasi karşıtlığını kurumsallaştırdı ve TBMM'de ifadesini bulan halk iradesini, bir seçkinler kulübü olarak tasarlanan Cumhuriyet Senatosu, Anayasa Mahkemesi, ve uzun süre sivillere bırakılmayan cumhurbaşkanlığı makamı yoluyla kayıt altına alarak sınırlandırdı. Halk iradesinin biricik kurumsal yansıması olan TBMM, demokratik süreçlerden yalıtılmış bir şekilde işleyen bazı kurum ve kuruluşların ipoteğinden kurtarılırsa, 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' şiarının içinde barındırdığı demokratik öze çok daha yaklaşılmış olur.

Seçim kanunu değişmeli
Halk iradesinin adaletli bir şekilde Meclis'e yansıması ve aynı zamanda istikrarın yakalanması için gerekli bir diğer reform da şüphesiz seçim kanunu reformudur. Anayasamız ilk bakışta birbirine karşıt gibi görünen temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini dengeleyen bir seçim kanununu öngörüyor. Mevcut seçim kanununda 'temsilde adalet'i engelleyen başlıca unsur yüzde 10 seçim barajı ise, bir o kadar önemli olan 'yönetimde istikrar'ın sağlanmasını engelleyen başlıca unsur da nispi temsil sistemidir. yüzde 10 barajının tamamen kaldırılmasıyla eşzamanlı olarak dar bölgeli çoğunluk sistemine geçilmesi temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini aynı anda gerçekleştirebilecek bir çözüm olacaktır. Bilhassa dar bölgeli çoğunluk sistemi, ülkeyi 550 seçim bölgesine ayırmak ve her seçim bölgesinde en çok oyu alan partiye o seçim bölgesinin temsil hakkını vermek suretiyle mevcut 50'yi aşkın partinin hızla birkaç büyük parti çatısı altında toplanmasını sağlayacaktır. 100 milletvekilinin 'Türkiye milletvekili' olarak barajsız nispi temsille seçilmesi, böylelikle yüzde 1 oy alan bir partinin bile sembolik de olsa bir milletvekili olması, geri kalan 450 milletvekilinin de dar bölgeli çoğunlukla seçilmesi, böylelikle bu milletvekillerinin iki ana partide toplanması da adaletli temsil ve istikrarlı yönetimi aynı anda gerçekleştirebilir. Demokrasi, kemikleşmiş bir oy tabakası oluşturmak değil, her durumda çoğunluğu sağlayabilecek bir konsensüsü oluşturma yarışıdır. Siyaset kuramcısı Duverger'in pek çok örnekle kanıtlanmış meşhur kuralına göre dar bölgeli çoğunluk sistemi oyları iki partide toplarken nispi seçim sistemi oyların ikiden fazla partiye dağılmasına sebep olur.

Seçim sisteminin demokrasiyle ilgisi yukarıda açıklanan Meclis'in/yasama organının gücü prensibinden hareketle anlaşılabilir. Halkın demokratik tercihlerinin yansıdığı Meclis, her halükârda Meclisdışı ve demokrasidışı kurum, kuruluş, ve odakların sürekli müdahaleleri ve engellemeleriyle karşı karşıya iken, demokrasiyi güçlendirmenin yolu Meclis'te ifadesini bulan halk iradesini az sayıda büyük partide toplamaktır. Bunun tam tersi, yani Meclis'in denetimine kapalı, halk iradesinin etkisinden yalıtılmış demokrasidışı odakların güçlendirilmesi, ve aynı zamanda nispi temsil sistemi yoluyla Meclis iradesinin bir düzine parti arasında bölünüp parçalanarak büsbütün etkisiz kılınması şüphesiz demokrasiyi zayıflatır. Güçlü bir demokrasi için yasama organı olan TBMM'nin olabildiğince güçlü olması ve TBMM iradesinin de her yasama döneminde bir büyük iktidar partisi ve bir büyük muhalefet partisi tarafından temsil edilmesi gerekir. Yoksa, hükümetin üç ve hatta daha fazla partili bir koalisyon, muhalefetin de yine bir o kadar partiye bölünmüş olduğu bir düzende, demokrasi-dışı odakların halk iradesine sürekli müdahalesi mümkün olur.

Şener Aktürk: Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley, Siyaset Bilimi Bölümü, doktora adayı ve öğretim asistanı [yazıya git]

Yürütme konulu odadan

Murat ÖZKAN 12 Aralık 2007 - 12:13

Öncelikle şu anki sistem iki farklı seçimle gelen cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu şeklinde düzenlenmiştir. Burada siyasi ve hukuki sorumlulukları olan bakanlar kurulunun siyasi sorumluluğu olmayan ve hukuki sorumluluğu da sadece "vatana ihanet"le sınırlı olan cumhurbaşkanınca adeta denetlenmesi yürütme erkinde iki başlılık meydana getirmektedir. Herhangi bir yasa-bütçe yasası hariç- veya atamayı vs cumhurbaşkanı veto edebilmektedir hem de hiç bir sorumluluk almadan Ancak bu durum halkın yönetme yetkisi verdiği bakanlar kurulunun etkinliğini azaltmaktadır.

Benim önerim siyasi ve hukuki sorumluluğu tam olan halk tarafından seçilen bir başkanın 4 veya 5 er yıl için göreve gelmesi. Parlamento tarafından denetimlerinin daha etkin hale getirilmesi ile de cumhurbaşkanlığı makamının kaldırılmasıyla ortaya çıkan boşluk doldurulacaktır.

Saygılarımla... [yazıya git]

Yürütme konulu odadan

ORHAN ERDİNÇ 10 Aralık 2007 - 11:01

Yürütme bakanlar kurulu ve cumhurbaşkanından oluşmalı, cumhurbaşkanı parlamento tarafından 2/3 oy oranıyla 7 yıl için seçilmeli ve parlamenter sisteme uygun yetkilerle donatılmalıdır. İkinci bir kez seçilmemelidir. Cumhurbaşkanının veto ettiği yasaların tümü ikinci kez TBMM'de 2/3 oy aranıyla kabul edilmedikçe cumhurbaşkanınca yeniden veto edilebilmeli. Cumhurbaşkanı istediği her toplantıda bakanlar kuruluna başkanlık edebilmelidir. Seçime gitme kararı da cumhurbaşkanının onayıma sunulmalıdır. Cumhurbaşkanı, idare ve bakanlar kurulunun her karar ve işlemi yargı denetimine tabi olmalıdır. Bakanlar kurulu üyelerinin kürsü dokunulmazlığı dışında dokunulmazlıkları olmamalıdır. Bakanlar kurulu TBMM'nin salt çoğunluğu ile vereceği bir kararla her zaman düşürülebilmelidir. Başbakan ve bakanlar, TBMM üyeleri arasından olabileceği gibi dışından da olabilmeli atanmaları eskisi gibi cumhurbaşkanı tarafından yapılmalıdır. [yazıya git]

Yürütme konulu odadan

Moderatör 29 Kasım 2007 - 20:03

1982 Anayasası iki başlı bir yürütme organı öngörmektedir: Cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu. Cumhurbaşkanı’nın seçilme yeterliliği; seçim yöntemi; görev ve yetkileri; cezai, siyasi ve hukuki sorumluluğu; bakanlar kurulunun kuruluşu ve görevinin sona ermesi; görev ve yetkileri; başbakanın atanması, görev ve yetkileri; başbakanın ve bakanların siyasi, cezai ve hukuki sorumluluğu; yürütme organının kanun hükmünde kararname, tüzük ve yönetmelik gibi yapabileceği düzenleyici işlemler; yürütme organının istisnai zamanlarda başvurabileceği olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali gibi olağanüstü yönetim usullerine ilişkin düzenlemeler bu başlık altında tartışılacaktır. Yürütme yetkisinin; hem “Devlet başkanı”, hem “Hükümet başkanı” sıfatını taşıyan, halk tarafından seçilen, yasama organına karşı siyaseten sorumlu olmayan ve önemli anayasal yetkilere sahip bir “Başkan”ın elinde toplandığı “Başkanlık sistemi”; yürütmenin ikili bir yapıya sahip olduğu; sembolik anayasal yetkilere sahip bir “Devlet Başkanı” yanında asıl yürütme yetkisini, yasama organı içinden çıkan, siyaseten ona karşı sorumlu bir başbakan ve bakanlar kurulunun kullandığı “Parlamenter sistem” veya Fransa’da uygulandığı biçimiyle, halk tarafından seçilen bir Cumhurbaşkanı yanında, yasama organı içinden çıkan ve ona karşı siyaseten sorumlu bir başbakan ve bakanlar kuruluna yer veren “Yarı-başkanlık” sistemi gibi karma hükümet sistemleri konusundaki tartışmalara da bu başlık altında değinilmesi önerilir [yazıya git]

Yürütme konulu odadan

Moderatör 29 Kasım 2007 - 20:03

1982 Anayasası iki başlı bir yürütme organı öngörmektedir: Cumhurbaşkanı ile bakanlar kurulu. Cumhurbaşkanı’nın seçilme yeterliliği; seçim yöntemi; görev ve yetkileri; cezai, siyasi ve hukuki sorumluluğu; bakanlar kurulunun kuruluşu ve görevinin sona ermesi; görev ve yetkileri; başbakanın atanması, görev ve yetkileri; başbakanın ve bakanların siyasi, cezai ve hukuki sorumluluğu; yürütme organının kanun hükmünde kararname, tüzük ve yönetmelik gibi yapabileceği düzenleyici işlemler; yürütme organının istisnai zamanlarda başvurabileceği olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali gibi olağanüstü yönetim usullerine ilişkin düzenlemeler bu başlık altında tartışılacaktır. Yürütme yetkisinin; hem “Devlet başkanı”, hem “Hükümet başkanı” sıfatını taşıyan, halk tarafından seçilen, yasama organına karşı siyaseten sorumlu olmayan ve önemli anayasal yetkilere sahip bir “Başkan”ın elinde toplandığı “Başkanlık sistemi”; yürütmenin ikili bir yapıya sahip olduğu; sembolik anayasal yetkilere sahip bir “Devlet Başkanı” yanında asıl yürütme yetkisini, yasama organı içinden çıkan, siyaseten ona karşı sorumlu bir başbakan ve bakanlar kurulunun kullandığı “Parlamenter sistem” veya Fransa’da uygulandığı biçimiyle, halk tarafından seçilen bir Cumhurbaşkanı yanında, yasama organı içinden çıkan ve ona karşı siyaseten sorumlu bir başbakan ve bakanlar kuruluna yer veren “Yarı-başkanlık” sistemi gibi karma hükümet sistemleri konusundaki tartışmalara da bu başlık altında değinilmesi önerilir [yazıya git]

Sayfalar: [ 1 ]