eşitlik ile etiketlenen yazılar
Seçimler ve Siyasi Partiler konulu odadan
Selen Lermioglu Yılmaz 06 Aralık 2007 - 18:26
Anayasanın "Siyasî partilerin uyacakları esaslar" maddesi
(1) Siyasî partilerin tüzük ve programları ile fiilleri, insan haklarına, Devletin bağımsızlığı ve bölünmez bütünlüğüne, demokrasiye, cumhuriyete ve lâikliğe aykırı olamaz. Siyasi parti teşkilatlarının tüm karar organları cinsiyetler arası eşit temsil ve katılımı fiilen sağlayacak esaslara göre oluşur.
…
şeklinde düzenlenmelidir.
[yazıya git]
Seçimler ve Siyasi Partiler konulu odadan
Selen Lermioglu Yılmaz 06 Aralık 2007 - 18:24
Anayasa'nin "Siyasi Parti Kurma Hürriyeti" isimli maddesi
(5) Devlet, siyasî partilere, cinsiyetler arası fırsat eşitliğini sağlamayı da gözeterek kullanılmak üzere yeterli düzeyde ve hakça malî yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, partilerin alacakları üye aidatının ve bağışların tâbi olduğu esaslar yasayla düzenlenir.
…
seklinde duzenlenmelidir. Cinsiyetler arası fiili eşitliği sağlamak için alınan bütçenin bu eşitliğin sağlanması için kullanılması zorunluğu getirilmelidir.
[yazıya git]
Seçimler ve Siyasi Partiler konulu odadan
Selen Lermioglu Yılmaz 06 Aralık 2007 - 18:15
Anayasanın "Seçme ve Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma" başlıklı maddesi "cinsiyetler arası eşit temsil ve katılımı fiilen sağlayacak şekilde özel önlemler alınarak" ibaresi eklenecek şekilde düzenlenmelidir.
Öneri:
.....Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, cinsiyetler arası eşit temsil ve katılımı fiilen sağlayacak şekilde özel önlemler alınarak yargı organının yönetim ve denetimi altında yapılır....
[yazıya git]
Yürütme konulu odadan
Selen Lermioglu Yılmaz 06 Aralık 2007 - 18:29
Anayasanın "TBMM’nin Kuruluşu" maddesi
(1) Türkiye Büyük Millet Meclisi, "cinsiyetler arası eşit temsil ve katılım esaslarına uygun olarak" belirlenen seçim çevrelerinden, genel oyla ve nispi temsil esasına göre seçilen ....... milletvekilinden oluşur.
şeklinde düzenlenmelidir.
[yazıya git]
Temel Hak ve Özgürlükler konulu odadan
Barış Sulu 12 Aralık 2007 - 13:57
Bugünkü basın açıklamasında, varolan Anayasa'daki Eşitlik ile ilgili olan maddeye özellikle eklettirmeye çalıştığımız "cinsel yönelim" ve "cinsiyet kimliği" ifadelerinin girmesi bir yana, varolan diğer ifadelerin de budanmış olarak yayınlanması bizi şaşırtmadı değil. Bu ifadelerin eklenmesi Türkiye Cumhuriyeti'nde her zaman varolan ve görmezden gelinen eşcinseller için hayati önem taşımakta, eşcinsellik gerçeğinin anayasa ile tanınıyor olması bizim için bizim için bir güvence olacak. Hassasiyetimizin farkına varılması dileklerimle. [yazıya git]
Temel Hak ve Özgürlükler konulu odadan
Zeki DUYGULU 08 Aralık 2007 - 08:33
Eşitlik ve Özgürlük kavramlarını irdelerken dikkat edilmesi gereken birtakım fiziki koşullar olabilir. (Örneğin kadın - erkek, örneğin cinsel tercih durumu birkaç güncel örnek olarak gösterilebilir.)
Özgürlüklerin kullanımı açısından da herkese sonsuz özgürlük diye bir kavramın olamayacağı aşikar tutularak, özgürlükleri kullanırken başka bireylerin özgürlüklerini ihlal edecek durumları engelleyecek bir yapının oluşturulması gerekir. Yürütme vereceği karar, yapacağı kanunlarda bu koşula uymalıdır. Dolayısıyla Yürütme organı, hiç bir renge, ırka, dine, mezhebe veya topluluğa; hiç bir hayat görüşüne yakın duramaz, yanlı olamaz, yürütmeyi oluşturan kurumlarda bireylerin her biri yukarıda saydığım kavramların bir parçası; doğal olarak olacaklar fakat yürütme işini yapan kurumların gereği yanlı olamayacaklardır. Bu koşulların anayasada temellerinin çok sağlam ve açık bir şekilde belirlenmesi ve bypass edilemeyecek şekilde belirtilmesi gerekir.
Fiziki farklılıkların da insan onurunu ve yaşama durumunu asla değiştirmeyecek şekilde pozitif ayrımcılık veya korumacı bir yapıda anayasadan yola çıkılarak yapılacak düzenlemelerde belirtici olacak koşullarda yapılması gerekliliği anayasada özel olarak belirtilmelidir.
Saygılarımla
[yazıya git]
Temel Hak ve Özgürlükler konulu odadan
coskun tastan 07 Aralık 2007 - 03:50
Bir Sivil Anayasal Eşitlik Önerisi
Stanley Kubrick’in 1987 yapımı ‘Full Metal Jacket’ adlı filmini izlediğimde, Vietnam’a gönderilecek Amerikan askerlerini eğiten gaddar eğitim çavuşunun ayrımcılık karşıtı fikirleri, eşitlik hakkında düşünmem gereken daha çok şey olduğunu öğretmişti bana. Çavuş Hartman, huzurunda esas duruşta beklerken tir tir titreyen erlere şöyle sesleniyordu: ‘Ben asla ayrımcılık yapmam Zenci, Yahudi, Hispanik…olmanız önemli değil. Hepiniz benim gözümde eşit derecede değersiz ve aşağılıksınız’. Subayın bu retoriği içerisinde erleri müsavi kılan anlayış eşitliğin sevimsiz yüzünün iyi bir ifadesiydi. Teşbihte hata olmaz. Bugün Türkiye’de belli belirsiz dolaşımda olan eşitlik anlayışı, bu örnekte ifade bulan eşitlik anlayışını yansıtan bir çizgi üzerinde tehlikeli bir seyir halindedir. Farklılıkları ve çeşitliliği hiçe sayan, herkesi mutlak eşitlik varsayımıyla kucaklamayı öngören anonim bir tasarım gücü hemen her yerde kendi kendini teksir etmekte. Bu anonim tasarım gücü, mesela üniversite giriş sınavlarının tasarlanmasından tutun, kaldırımlarımızın, sokaklarımızın mimari tasarımına kadar her yerde, asılsız bir eşitlik fikrini hayata geçirmekte. Örneğin, Türkiye’deki bölgesel farklılıklardan dolayı okuduğunuz lisede matematik dersine beden eğitimi öğretmeni girmişse, bu ve benzeri deneyimleriniz bu tasarımcı akıl tarafından ‘fark’ olarak idrak edilmez. Aynı tasarımcı muhayyile, basit bir yaya kaldırımı tasarlarken, orada yürüyecek olan herkesin bedensel açıdan tam ve eşit olduğunu varsayar. Aslında dikkatle baktığımızda, aynı hayal gücünün, başta sosyal ve politik meselelerimiz olmak üzere, hemen her yerde iş başında olduğunu görürüz. Bu hayal gücü içerisinde tasarlanarak hayata geçirilen siyaset dünyasında eşitlik, etnik, dinsel ve tarihsel farklılıklarımız karşısında, çavuş Hartman’dan ne daha duyarlı, ne de ondan daha mütevazı. Zira hepimiz ‘yasa karşısında’, bizi biz yapan temel özelliklerimizden soyutlanarak eşitleniyoruz. Bu eşitlik, başta kulağa hoş gelen bir ideal gibi görünse de, aslında tahammülsüzlük ve nefret gibi tutum ve hislerin üretilmesinde oldukça önemli bir katkıya sahip. Bugün ‘fark’ ve ‘eşitlik’ kavramları, tamamen cebirsel bir akıl yürütmeyle kimliklerimize yönelen bu tasarım gücü nedeniyle, hoşgörünün değil, tahammülsüzlüğün ve nefretin davetçisi olarak iş görmekte. Bu nedenle, hazır ilk sivil anayasamız da görücüye çıkmışken, şimdi şunu sormanın tam zamanıdır: Bizi biz yapan temel özelliklerimizin anlam ve önemini yitirmediği bir eşitlik düşüncesi mümkün müdür? Bu soruya yanıt aramadan evvel, Türkiye’de modern eşitlik fikrinin ortaya çıkışına ve bugünlere gelişine kaba hatlarıyla bir göz atmakta yarar var.
Halkların cebirsel eşitliği mi, halkların özdeşliği mi?
Türkiye’de eşitliği, taşıdığı tüm marazlara rağmen bir değer haline getirerek dolaşıma sokan afakî şartlar, derin felsefi birikimimiz veya çetrefilli politik tecrübelerimiz değildir. Bunun nedeni, eşitlik hakkında geleneksel ve tarihsel birikimin kıt olması değil. Hiç değilse İslam hukukunun epey kafa yorduğu, hem fıkıh hem de akide açısından irdelediği temel konulardan biridir ‘müsavat’. Öte yandan, Türkiye’ye modern eşitlik kavramı, karşı konulması imkânsız bir süreç olan kapitalizmin marifetiyle girdi. 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren, tıpkı zengin fakir ayrımı gözetmeden herkesi eşitleyen doğal felaketler gibi, kapitalizm de Osmanlı’da sosyal alanda kemikleşmiş olan farklılıkların üzerine, deyim yerindeyse bir ‘tsunami dalgası’ gibi çöküverdi. Genel hatlarıyla baktığımızda, 19. yüzyılın ortalarına dek Osmanlı’da farklılıkların hem hukuk hem de örf ve adetler tarafından sıkı sıkıya korunmasına yönelik bir eğilimin olduğunu görürüz. Etnik ve dinsel konversiyon (dönüşme), neredeyse en büyük suçlarla eşdeğer tutuluyordu. Örneğin İslam’dan dönen birinin, en ağır şekilde cezalandırılması öngörülürdü. Bunun gibi, ceza hukuku, bazı durumlarda ölüm cezası alan gayrimüslimlerin, eğer Müslüman olmayı kabul ederlerse bu cezadan kurtulmalarının yolunu açıyordu (böylece dinsel konversiyonla ölüm cezası arasında bir mütekabiliyet varsayıldığını kolayca görmekteyiz). Tüm bu uygulamalar, Osmanlı’da farklı öznellikler arasında hem ‘afakî’, hem de ‘enfüsi’ sınırlar çizmeye dayalı sosyal yaşamın açık örnekleri olarak karşımızda durur. Bu sınırları alt üst eden eşitlik fikri, sınıfsal bir talep olmaktan ziyade, kültürel ve siyasal bir talep olarak, gayrimüslim ve yabancılar tarafından, yani ‘çevre’ tarafından dillendirildi. Böylece, uzun süren bir yasal düzenlemeler manzumesi, 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren başlamış oldu.
Felaketle eşitlenmek
1839 fermanıyla başlayan süreç, gayrimüslimlerin Müslüman tebaa ile eşitliğini sağlamayı hedefliyordu. Fermanın ilanına paralel olarak yükselen eşitlik talebi, yukarıda da vurguladığım gibi derin felsefi-entelektüel sorgulamaların ya da düşünsel akımların değil, daha bir yıl öncesinde, 1838 yılında imzalanan İngiliz-Osmanlı ticaret antlaşması gibi kapitalist pratiklerle oluşan baskının sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Böylece geleneksel farklılıklar, yerini eşitlik ideali doğrultusunda, kapitalist şartlarda güncelleştirilecek farklılık arayışlarına bırakacaktı. 1839 fermanı, gayrimüslim tebaanın can, mal, ırz ve namus güvenliği konusunda sultanın garantisini ilan ederek, temel haklarda bir eşitlik vazediyordu. Her ne kadar eşitlik fikri açıkça telaffuz edilmemiş olsa da, ferman, en azından sultanla tüm tebaası arasındaki mesafenin eşitliğini vurgulamaktaydı. Buna göre “... mezhep ve lisan veyahut cinsiyet cihetleriyle sünuf-ı tebaa-i saltanat-ı seniyye[m]den bir sınıfın âher sınıftan aşağı…” tutulmayacağı garanti ediliyordu. Bu eşitlik anlayışı, 1856 Islahat fermanı ile daha da genişletilerek, din, mezhep, vergi, askerlik, hukuk ve eğitim gibi temel konularda, gayrimüslimleri gözeten eşitlik düzenlemelerinin yolunu açıyordu. Bugünküne en yakın eşitlik anlayışı ise, 1876 anayasasında (kanuni esasi) yer aldı: “Osmanlıların kâffesi huzuru kanunda ve ahvali diniye ve mezhebiyeden maada memleketin hukuk ve vezaifinde mütevasidir (madde 17)” diyen sultan, tebaasını “Osmanlılık” çatısı altında eşitliyordu. Ne var ki buradaki eşitlik, halkların kendi arasındaki eşitliğini ve doğal olarak, sivil bir düzlemde eşitliğini öngörmenin çok uzağındaydı. Namık Kemal gibi “anasır” karşısında her zaman ihtiyatlı davranan aydınların eliyle hazırlanan bu anayasa, en çok azınlıklar tarafından talep edilen eşitliğin, hiç de öyle karşılıksız verilmeyeceğini ima ediyordu. Haklarda eşitliğin en önemli koşullarından biri, ödevlerde eşitlik olmalıydı. Namık Kemal, eşitliğin bu sevimsiz yüzünü şöyle ifade ediyordu: “Şurasını da unutmayalım ki musavatın en garip şekli bizde görülüyor. Biz ki müslümanlarız. Vatanımıza hem paramızla hem canımızla hizmet ederiz. Diğer vatandaşlarımız ki bunlar azınlıklardır, bu hususta yalnız para sarfederler. Acaba bize bekçilik, onlara köşe sarraflığı divan-ı kudretten tevcih olunmuş bir hikmet midir?” (Aktaran Göçek, 1999:301). Bu eşitlik fikri, 2. Meşrutiyet dönemine daha belirgin bir çehreyle intikal etti. Halim Paşa ve onun gibi düşünenler, gayrimüslimlerle Müslümanlar arasındaki eşitliğin ödevlerde de sağlanması gerektiğine dair görüşü yineleyecekti. Bu meyandaki tartışmaların en sert ve tipik olanı, gayrimüslimlerin askere alınması hakkındaydı. 1909’da, gayrimüslimlerin zorunlu askerlik yapmalarıyla ilgili hararetli tartışmaların yaşandığı bir atmosferde Hüseyin Cahid şöyle diyordu: “Bugün bir Ermeninin, bir Rumun, bir Musevinin de kendisini Müslümanlar gibi bir vatanın evladı addetmesi vatan-ı müşterekin temin-i selameti içün silah altına girerek hududa koşması lazımdır” (Hüseyin Cahid, 26 Ocak 1909, Tanin Gazetesi, aktaran Gülsoy, 2000:128). Dönemin olağanüstü atmosferinde şekillenen bu anlayış, sivil olmayan bir eşitlik ilkesi olarak kemikleşti ve Cumhuriyet döneminin anayasalarına da temel oluşturdu.
Cumhuriyet dönemi anayasalarına kısaca göz atacak olursak, bugünkü eşitlik anlayışının en azından anayasal düzeyde, temel niteliklerinden soyutlanmış salt bireyler arasındaki özdeşliği ifade etmeye doğru nasıl evrildiğini görmemiz kolaylaşır. 1924 Anayasasında eşitlik, “Türklerin Hukuk-u Ammesi” başlığını taşıyan beşinci fasılda düzenlendi. Tam bir çavuş Hartman anlayışıyla eşitlik vazeden 1924 Anayasası’nda, önce (zımnen) herkes Türklükte eşitlenir ve bu eşitliğin hemen ardından itaat beklentisi gelir: “Türkler kanûn nâzârında müsâvî ve bilâistisnâ kanûna riayetle mükelleftirler (madde 69)”. Farklılıklardan soyutlayarak eşitleme ise tam anlamıyla 1961 Anayasasıyla birlikte ortaya çıktı. Buna göre “herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin kanun önünde eşittir (1961 Anayasası, madde 12)”. İlk kez eşitlikten hemen sonra sosyal adalet kavramını açıkça zikreden 1982 anayasasıyla birlikteyse, eşitlik kavramı anayasal düzeyde daha fazla anılmaya başlandı. 1982 anayasasının 10. maddesine göre “herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir”. Bu anayasada eşitlik kapsam olarak o kadar genişlemişti ki, sosyal hak ve ödevler düzenlenirken aile içerisinde eşlerin eşitliğinden bile bahsedildi (madde 41). Netice olarak etnik, sınıfsal, kültürel ve cinsi bakımdan her türlü farklılıktan soyutlanmış salt bireylerin yasa karşısındaki eşitliği, bugün de cari olan bir eşitlik anlayışıyla anayasal düzeyde sabitlenmiş oldu. Böylece 19. yüzyılın ilk yarısından sonra ikinci güçlü kapitalist atağın gerçekleştiği 1980’lerle birlikte bir şey kesinleşmiş oldu: Siyasal muhayyile, Türkiye’de eşitlik idealini halklar veya unsurlar arasındaki her türlü farklılıktan ilham alan yaşamsal bir talep olarak görmekten iyice uzaklaşma yoluna girmişti. Eşitlik, böylece, gerektiğinde herkesin ve her kesimin iktidar (ordu) karşısındaki çıplaklığını tescil eden bir norm haline gelmiş oldu. 1980 darbesinin ayırt etmeden herkesi “hizaya getirme”ye dönük tutumu, ‘felaket anında eşitlik’ fikrinin açıkça uygulanması olarak yakın tarihimize geçti.
Ne olursan ol gel. Yeter ki Türk ol
Peki bu eşitlik anlayışında eleştirmemiz gereken nedir? İşin doğrusu, daha en başından beri bir yanlış anlama, sonu gelmeyen huzursuzlukların ve tahammülsüzlüklere kaynaklık etti. Ne 1876 anayasası, ne de Cumhuriyet döneminin anayasal düzenlemeleri, halklar ve sınıflar ‘arasında’ bir eşitlik öngörmüyordu. Esas olan, herkesin yasa ‘karşısındaki’ eşitliğiydi. Yasanın aracılığını göremeyen, bu nedenle de halklar ve unsurlar arasında dolaysız bir eşitlik oluşmuş gibi yaşamaya ve düşünmeye başlayan popüler akıl için eşitlik, özdeşlik ile aynı anlama gelmeye başladı.
Eşitlik taleplerinin toplumsal, kültürel ve sınıfsal farklılıklardan öfke üretecek biçimde düzenlenmesi, kısa zamanda bazı huzursuzlukların su yüzüne çıkmasıyla sonuçlandı. İlginç olan şu ki, bu huzursuzluğu derinden yaşayanlar, tahmin edilenin aksine, Sünni Müslüman Osmanlılarla sınırlı değildi. Daha ilk günden beri eşitliğin nahoş yönünden rahatsız olanlar, Sünni Müslümanlar kadar, Hıristiyan azınlıklar arasında da azımsanmayacak bir nüfusu oluşturuyordu. Nitekim, 1839 ıslahatlarıyla birlikte modern çehresi belirginleşen Osmanlı politik öznelliğinde Fransız Devrimi’ne de atıf yapan dört popüler kavramdan biri olan müsavat (eşitlik) ilk başta ticari ayrıcalıkları zedelenen Rumlar arasında tepki gördü. Rum patriği, Ortodoksların eşitlikten yararlanmasına karşı çıkıyordu. Çünkü eşitlik, İmparatorluk içerisinde protokol üstünlüğüne sahip olan Rumların bu üstünlüğünü yitirmesi anlamına geliyordu. Hatta İmparatorluğun doğu vilayetlerinde, Hıristiyan unsurlar arasında ölümle sonuçlanan çatışmalar bile, bu eşitlik fikrinin dalga dalga yayılmasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bununla birlikte, Said Halim Paşa ve Namık Kemal gibi aydınlar da eşitliğe sert bir dille eleştiriler yöneltti. Hukuksal eşitliğin vazifelerde eşitliği de beraberinde getirmesi gerektiğini savunan eleştirel tutum, özellikle bürokratik elitlerde şiddetle hissedilen, genel anlamda ise Sünni Müslüman merkezî kimliğinde yükselen bir mağduriyet havası yarattı. Bu mağduriyet hissi, Cumhuriyet döneminde milliyetçi ideolojilerin hemen her uyarlamasına kan ve can verdi, bugün hâlâ da vermektedir. Hatta milliyetçi ideolojilerin şiddete evrilen tahammülsüzlüğünün arkasında da bu mağduriyet hissini aramak gerek.
Şimdi, baştaki sorumuza geri dönersek: Etnik kökenimizin, dini inançlarımızın, cinsiyetimizin… anlamlı olduğu, bununla birlikte tahammülsüzlüğe de meydan vermeyen bir eşitlik ideali hakkında ne söylenebilir? Yukarıda aktardıklarımıza dayanarak, başlangıç noktamız şu olmalıdır: Türkiye’de kapitalizmin gelişmesine paralel olarak yaygınlaşan eşitlik, ‘öteki’ ile bir felaket anında karşılaşmanın zorunlu sonucu olarak yaşamımızda yer buldu. Unutmamalıyız ki, bu deneyimimizde felaket, bizi zoraki bir eşitliğe iten (tsunami veya deprem gibi) nesnel şartların bir parçası değil, bizi birbirimizden ayıran temel niteliklerimiz arasındaki benzeşmezliğin farkına varmamızın sonucudur (Yani bir tür beşeri felakettir söz konusu olan). Bu bakımdan, özgün deneyimlerimize konu olan eşitlik, bizi ötekinin ifadesiz suretiyle anlamsız bir bütünleşmeye, ötekinin bizim anlam dünyamızda karşılığı olmayan benliğiyle cebrî bir özdeşleşmeye ittiği ölçüde felakettir. Türkiye’de milliyetçi söylemin vazettiği eşitlik fikri, böyle bir felaket anına saplanıp kalmış olduğu için, huzursuzluk ve çatışmadan başka bir şey doğuramıyor bir türlü. Bu nedenledir ki, Osmanlı dönemine atıflar yapan romantik böbürlenmeler ve özdeşliği eşitlik olarak sunan anayasal düzenlemeler bir tarafa bırakılırsa, Türkiye’de bugün hala eşitliğin mahiyeti hakkında derde derman ve genel kabule şayan bir paradigmaya sahip olmadığımız görülür. İşin aslı hemen herkes eşitliği şu veya bu şekilde bir değer olarak sahiplenebiliyor. Ama sorun, nerede ve hangi düzlemde eşit olacağımızla ilgili. Örneğin, milliyetçi söylemin herkesi davet ettiği düzlemde, yani Türklükte mi eşit olacağız? Yoksa merkezî kimliğe eşit mesafede asılı kalmamızı sağlayacak modern bir bağ mı (mesela yurttaşlık gibi) bizi müsavi kılacak? Maalesef, görünen o ki, yeni anayasamızın temel prensiplerinin tartışıldığı bugünkü atmosferde, sivil vicdanlar bile eşitliğin yegâne şartının temel ayırt edici niteliklerimizden soyutlanma olduğunu çoktan kabul etmiş bulunuyor. Buna göre, en hoşgörülü ifade, en iyi ihtimalle şu anlama geldiği sürece ortalama vicdanlarda kabul görüyor: Ne olursan ol, yine de gel. İster Kürt ol, ister Arap; ister Alevi, ister Mecusi ol. Yeter ki gel. Mezhebini, meşrebini, dünya görüşünü dışarıda bıraktığın sürece Türklük çatısının altında eşitlenmekte özgürsün
Şimdi, cesaretle bir şeyi tespit etmek gerek: Cumhuriyetin ilk dönemlerinden beri herkesi eşitleyecek düzlem olarak tasarlanan Türklük, salt hukuksal bir kategori olmadığına göre, kültürel ve siyasal açıdan taşrada kalanları eşitlik vaadiyle içine aldığı anda çözüm değil sorun üretmiştir her zaman. Bunun pek çok farklı nedeni var. Ama en önemli nedeni, eşitlik kavramının özdeşlik kavramıyla tamamen aynı anlamda işleniyor olmasıdır. İki şeyin eşit olduğunu söylemekle, iki şeyin özdeş olduğunu söylemek arasında dağlar kadar fark var. Özdeş olmak, benzemekten bile daha fazlasını ifade eder: Özdeş olmak, aynı olmak demektir. Bugün, eşitsizliğimiz üzerine kafa yorup, bizi eşitsiz kılan şartlar ve özellikleri hesaba katan bir siyaset ahlakı üzerinde düşünmek çok daha anlamlı bir iş olmaz mı? Zira, modern anlamıyla eşitliği bir değer olarak kendilerinden iktibas ettiğimiz Avrupa’da bile, formel demokrasinin temel değerlerinden biri olan eşitlik fikri, demokrasiyi daha ileri götürmek adına kıyasıya eleştirilmektedir. Yeni anayasamız, Çavuş Hartman edasıyla bizleri ‘yasa karşısında’ eşitlemek yerine ‘kendi aramızda’ bir eşitlik öngörürse daha sivil olmaz mı?
Sonuç:
Anayasada eşitliği düzenleyen maddeye bir öneri:
Mevcut taslak:
“Eşitlik
Madde 9- (1) Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
(2) Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
(3) Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.
(4) Devlet organları ve idare makamları, bütün eylem ve işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır”.
Öneri:
Eşitlik
Madde 9- (1) Her birey, dil, ırk, renk, cinsiyet, bedensel özellikler, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri özellikleriyle birlikte, yasalarla tanımlanmış temel hak ve hürriyetlere erişimde diğer bireylerle eşittir.
(2) Bireyler arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, bedensel özellikler, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri özellikler açısından eşitlik gözeten kanun, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanımaz.
(3) Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler için alınan tedbirler, eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.
(4) Devlet organları ve idare makamları, bütün eylem ve işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır”.
Kaynakça:
Aybay, Rona (2005) Yabancılar Hukuku (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları)
Bozkurt, Gülnihal (1996) Gülnihal Bozkurt, Osmanlı Devletinde Gayrımüslim Vatandaşların Hukuki Durumu (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları)
Göçek, Fatma Müge (1999) İmparatorluğun Çöküşü Burjuvazinin Yükselişi Osmanlı Batılılaşması ve Toplumsal Değişme (İstanbul: Ayraç Yayınevi)
Gülsoy, Ufuk (2000) Osmanlı Gayrımüslimlerinin Askerlik Serüveni (İstanbul: Simurg)
Okutan, Çağatay (2004) Tek Parti Döneminde Azınlık Politikaları (İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları)
Said Halim Paşa (2003) Bütün Eserleri (İstanbul: Anka Yayınları)
[yazıya git]
Temel Hak ve Özgürlükler konulu odadan
Selen Lermioglu Yılmaz 06 Aralık 2007 - 18:07
Yeni bir Türkiye için;
Erkek Demokrasiden Gerçek Demokrasiye geçmek için;
Daha eşitlikçi, demokratik ve özgürlükçü bir Anayasa için
Anayasa Kadın Platformu’nun Talepleri…
5 Aralık, kadınların seçme ve seçilme yasal hakkına kavuşmasının 73.yıl dönümü. 73 yıl sonra kadınlar TBMM’de %9.1, Yerel Meclislerde %0.5 oranında temsil ediliyor. 2006–2007 yılı BM Kalkınma Programı (UNDP) Dünya İnsani Gelişme Raporu, kişi başına GSYH sıralamasında dünyada 17. sırada bulunan Türkiye’nin, İnsani Gelişme Endeksi sıralamasında 84. sıraya düştüğünü ortaya çıkardı. Düşüşün başlıca nedeni ise, fiili toplumsal cinsiyet eşitliğini gösteren endekste 111. sırada olmamız…
Fazla söze gerek yok; sonuçlar ortada: “Anayasa ve yasa önünde kadın erkek eşittir” demek, kadınlar anayasa ve yasalarla zorunlu kılınan özel önlemlerle desteklenip güçlendirilmedikçe “sonuçlarda eşitlik” sağlayamıyor.
Kadın hareketi olarak, birçok farklı yöntemle geçmişte yasa yapım süreçlerine aktif olarak katıldık; 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Yasa, Medeni Yasa, Ceza Yasası, Anayasa’nın 10. maddesi gibi birçok önemli yasanın çıkarılması, değiştirilmesi ve uygulanması için bir arada çalıştık; daha eşitlikçi ve daha demokratik yasaların çıkmasında önemli etkimiz oldu. Yerel düzeyde, 50’den fazla ilde Kadın Koalisyonu ismiyle örgütlendik; Avrupa Kadın Lobisi’ne Türkiye henüz AB’ye aday ülke statüsündeyken tam üye olduk; BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) Sivil Toplum Yürütme Kurulu aracılığıyla Türkiye adına sivil toplum raporları hazırladık.
Şimdi anayasa için, çok çeşitli siyasi eğilimde kadınlar ve 200’den fazla kadın örgütü olarak Anayasa Kadın Platformu’nda bir araya geldik. Bizi bir araya getiren şey, erkek egemenliğine dayalı ortak sorunlarımızın çözümünü ve eşit, özgür, refah içinde, güvenli bir ortak gelecek beklentimizi anayasal garantilere kavuşturmaktır.
Anayasa Kadın Platformu olarak, anayasanın her şeyden önce bir “toplumsal uzlaşma” belgesi olduğuna inanıyoruz. Toplumun yarısını oluşturan kadınların kendi sözleriyle katılmadığı, taleplerinin dikkate alınmadığı bir anayasada, toplumsal bir uzlaşmadan söz edilemez.
Toplumsal uzlaşma sağlamak iyi niyet ve zaman ister. Biz kadınlar iyi niyetli ve sabırlıyız, herkesten de bunu bekliyoruz. Toplumsal uzlaşma belgesi olması gereken yeni anayasanın, kesinlikle aceleye getirilmemesi gerektiğine inanıyoruz.
Kadın ve erkeklerin fiili eşitliğine dayalı anayasal bir demokrasinin kurulması için, özellikle eşitlikle ilgili maddenin aşağıdaki gibi düzenlenmesi konusundaki talebimizi bir kez daha vurguluyoruz:
“Eşitlik”:
(1) Herkes dil, ırk, etnik köken, renk, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep, medeni hal, yaş, engellilik ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin yasa önünde eşittir.
(2) Doğrudan, dolaylı veya sonuçlardaki her türlü ayrımcılık yasaktır.
(3) Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.
(4) Devlet, kadınların ve erkeklerin eşit haklara sahip olmasının fiili olarak gerçekleştirilmesi, kadınların önündeki mevcut engellerin kaldırılması, hayatın tüm alanlarında gerçek bir fırsat ve uygulama eşitliği yaratılması; atamayla ve seçimle oluşan tüm karar organlarında kadınların eşit temsil ve katılımını sağlamak dahil hukuksal ve kurumsal tüm geçici özel önlemleri almakla yükümlüdür. Bu özel önlemler, eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.
(5) Sosyal devlet ilkesinin gereği olarak engelliler, çocuklar ve yaşlılar lehine alınan özel önlemler, eşitlik ilkesine aykırı sayılamaz.
Nasıl bir anayasa istiyoruz?
• Devlet odaklı değil, insan odaklı; insan ve kadın hakları, laiklik temelinde bir demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne dayalı;
• Dil, ırk, etnik köken, cinsiyet, cinsel yönelim, siyasi düşünce, din, mezhep, felsefi inanç, medeni hal, yaş ve engellilik ayrımcılığını yasaklayan, her vatandaşın yasalar önünde eşitliğini savunan;
• Sadece Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi değil, Avrupa Sosyal Şartı, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve eki tavsiye kararları gibi Türkiye’nin taraf olduğu tüm ilgili sözleşme, direktif ve sözleşmeler referans alınarak hazırlanan;
• Korkulara ve kısa vadeli çıkarlara dayanmadan, sorun çözmeye yönelen, toplumdaki kültürel, dini veya etnik farklılıkları zenginlik olarak kabul eden;
• Hukukun üstünlüğünün ve yasalar önünde eşitliğin temenni olarak kalmadığı, başta cinsiyet eşitliği olmak üzere, her alanda yasal eşitliğin özel önlemlerle ve yaptırımlarla yaşama geçirilmesinden devletin yükümlü tutulduğu;
• Seçim ve atamayla oluşturulan siyasi (TBMM, yerel meclisler, komisyonlar, Grup yönetimleri, Bakanlar Kurulu) ve kamusal tüm karar organlarında cinsiyet eşitliğinin, özel önlemler alarak sağlanmasının demokrasinin ve adaletin vazgeçilmez koşulu olarak görüldüğü;
• Sosyal devlet ve sosyal adalet ilkesini, anayasanın değiştirilmesi teklif edilemez unsuru olarak benimseyen; sosyal ve ekonomik hakların temenni niteliğinden çıkarıldığı, fırsat ve kaynaklardan eşitçe yararlanamayan kadınların, eğitim, öğrenim ve çalışma haklarından eşitçe yararlanması için, devletin özel önlemler alarak, iş ve aile yaşamını bağdaştırılmasını kolaylaştıracak tüm tedbirleri alarak, fiilen yaşama geçirmekle yükümlü olduğu,
• Devlete, ev kadınları da dahil tüm kadınların sağlık ve sosyal güvenlik haklarından yararlanması için özel önlem alma yükümlülüğü getiren; kadınlara doğurganlık hakları ve üreme sağlığı konularında ücretsiz hizmet verme görevi veren,
• Temel hak ve özgürlüklerin “genel ahlak”, “milli güvenlik”, “kamu düzeni”, “genel sağlık” gibi soyut ve keyfi gerekçelerle sınırlandırılmadığı,
• Devletin aile içi şiddet ve namus cinayetlerini önlemekle, aile içi demokrasiyi, eşler arası eşit işbölümünü desteklemekle yükümlü kılındığı,
• Siyasi partilere, demokrasi, saydamlık ve tüm karar organlarının oluşumunda cinsiyetler arası eşit temsil ve katılımı ilkesine bağlı olma zorunluluğu getiren ve partilerin şiddet eylemlerine katılım dışında kapatılmalarını engelleyen,
• Vatandaşlara ve sivil toplum örgütlerine temsil ettikleri topluluk üyeleri ve toplum kesimi ile ilgili yasa teklifi verme; yasama, yürütme, denetim ve yönetime doğrudan katılma; anayasaya aykırılık başvurusunda bulunma ve davacı / davalı olabilme ve davalara katılma hakkını da içeren taraf ehliyeti yollarının açıldığı;
• Devletin sivil toplum örgütlerini, bütçeden belli bir pay da ayırarak destekleme görevinin belirtildiği,
• Yargı organları, Sayıştay, Anayasa Mahkemesi, rektörlükler ile YÖK, RTÜK gibi özerk kurumların oluşumunda, üyelerini kendi içinden ve cinsiyet eşitliği ilkesini gözeterek seçmeleri konusunda demokratik ilkelere yer veren,
bir Anayasa istiyoruz.
ANAYASA KADIN PLATFORMU
[yazıya git]
Temel Hak ve Özgürlükler konulu odadan
Ali Erol 06 Aralık 2007 - 09:09
Kaos Gey-Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği
www.kaosgl.org
EŞCİNSEL REALİTESİ TANINSIN:
ANAYASA’NIN “EŞİTLİK” İLKESİNE “CİNSEL YÖNELİM” EKLENSİN!
Kaos Gey-Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği (Kaos GL) olarak hazırlanmakta olan Sivil Anayasa’nın taslağını ve hazırlık sürecini topluma ulaştırıldığı kadarıyla takip ediyoruz.
Hâlihazırda yürürlükteki anayasa, eşcinsel realitesini tanımamaktadır. Buna karşı yıllardır, “Anayasa’nın 10. Maddesine ek: Cinsel Yönelim!” şeklinde özetlediğimiz talebimizi dillendirmekteyiz. Çünkü eşcinseller olarak gerçeğiz, toplumun bir parçasıyız, bugün olduğu gibi, yarın yürürlüğe girecek yeni “Sivil Anayasa”nın da taraflarından biri olacağız.
Türkiyeli eşcinseller olarak, “Bu toplumda sadece heteroseksüeller yaşamıyor; biz de varız!” çıkışıyla, cinsel yönelim ayrımcılığının ortadan kaldırılması için söz hakkımızı kullanmaya çalışıyoruz. Biliyoruz ve yaşayıp görüyoruz ki anayasada ve yasalarda “eşcinsel realitesi” görmezlikten gelinse de “ayrımcılık” söz konusu olduğunda, lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel bireyler sırf cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinden dolayı hayatın her alanında dışlanmakta, baskı görmekte, eşit katılımları engellenmekte ve yasal güvenceden yoksun bırakılmaktadırlar.
Sadece iki kelimeden oluşan “cinsel yönelim” ibaresi ile eşcinsel realitesinin tanınmasını istiyoruz çünkü bu sessizliğin ve görmezden gelmenin hayra alamet olmadığını düşünüyoruz. Beklediğimizin “özel” bir düzenleme olmayıp “eşitlik” yanlısı ve “ayrımcılık” karşıtı haklı bir talep olduğunu belirtmek isteriz.
Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transeksüel bireylere yönelik ayrımcılık ve şiddet olaylarının artarak devam etmesi ve tüm bunlara karşı yasal güvenceden yoksun bırakılmamız endişelerimizi arttırıyor.
Eşcinsel bireylerin, çalışma hayatındaki cinsel yönelim ayrımcılığı nedeniyle işlerinden çıkartılması, sırf cinsel yönelimleri nedeniyle özel ve kamusal alanda psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalmaları; travesti ve transeksüel bireylerin sırf cinsiyet kimliklerinden dolayı sosyal alandan tamamıyla dışlanarak en temel olan yaşama hakkına yönelik saldırılarla yok edilme girişimleri devam etmektedir.
Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti, Transeksüel (LGBTT) bireylerin dayanışması amacıyla kurulan derneklere yönelik "genel ahlaka ve hukuka aykırı olma" gerekçesiyle kapatma davaları açılarak, LGBTT bireylerin örgütlenme ve ifade özgürlükleri engelleniyor. Her TC vatandaşı gibi demokratik, eşitlikçi ve özgür bir yaşam isteyen LGBTT bireyler ise mevcut koşullarda haklarının gereğince korunmadığına tanık olduğundan hukuki olarak kendilerini savunmaktan bile yoksun bırakılıyor.
Kaos GL Derneği olarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasının tüm vatandaşlarının insan haklarını koruyan ve tüm ayrımcılıkları önleyen maddeleri içerecek şekilde düzenlenmesini önemsiyoruz.
Sivil Anayasa’da, “eşitlik”i düzenleyen maddeye, “cinsiyet”in ardından “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” ibarelerinin eklenmesini istiyoruz.
Saygılarımızla
Kaos GL Derneği
Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, 29/12, Kat 6, Demirtepe / Kızılay – Ankara
Tel: 0.312 230 0358 Faks: 0312 230 6277 E-mail: kaosgl@kaosgl.org
[yazıya git]
Anayasa Yapımı konulu odadan
Şükrü ASLAN 09 Aralık 2007 - 10:30
Değerli Çalıştay Katılımcıları
Önce saizlere, bütün hissi kararlardan uzak olarak Evrensel bir Anayasa yapmanız dileğiyle hepinizi selamlıyor ve böyle kutsal bir işe katkıda bulunacağınız için hepinizi kutluyorum...
Bu çalışma; ya Türkiye'yi "yeni" ve tam "modern" bir ülke yapma yolunda atılmış hayırlı ve yararlı bir çalışma olacak, ya da bir önceki statükocu, apoletli, buyurgan ve anti demokratik bir çalışma olacak...
Bu iki şıktan birini tercih etme; artık büyük bir ihtimalle sizin elinizde, sonra da nihai olarak bakanlar kurulunun kararına bağlı...
Somut olarak burada -acizane- siz değerli katılımcılara bir öneride bulunmak istiyorum:
Bugün bir çeyrek asrı aşkındır ki bu ülke "düşük yoğunlukta" bir savaşın içinden geçiyor...
Galibi olmayan bu kirli savaşta kırk bin (40.000) civarında fidan gibi insanımızı kaybettik...
Maddi olarak Türkiyenin belini büken 300 miyar YTL kaynak israfı oldu...
aynı zamanda bin (1000) senedenberi birbiriyle kaynaşan ve girift bir hal alan Türk-Kürt kardeşliğinin, akıl ve mantık dışı böyle bir savaş sonucunda çok ciddi yara aldığı da ayrı bir gerçek...
İki kardeş toplumun bir daha böyle gayri insani ve gayri ahlaki bir çöküntü yaşamaması için şimdi yıllarca bizi rahatlatacak ve Türkiye'yi uçuracak bir fırsat yakalamış bulunuyoruz...
Bu fırsat; gündemimizdeki yeni ve sivil anayasanın bazı maddelerinde hayat bulacaktır...
Bu kardeşliğin fazla zedelenmemesi ve tamir edilebilecek kadar bir paydanın oluşması için en azından şu iki hususa dikkat edilmesi elzemdir :
Bir: Yeni anayasa taslağının "vatandaşlık" bölümündeki 35. maddenin Alternatif bentleri içinde sadece birinci ve üçüncü Alternatif olan: "Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır", ya da "vatandaşlık temel bir haktır, kanunun öngördüğü esaslara uygun olarak bu statüde olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır" bentlerinden biri esas alınmalı... hatta daha kısa ve öz olması hasebiyle Birinci bent tercih edilmeli...
Yok şayet 2. alternatif olan: "Türkiye Cumhuriyetine, vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese, din ve ırk farkı gözetilmeksizin Türk denir" alternatifi kabul edilirse; yine etnik olarak Türk olmayan bütün vatandaşlar Türk sayılmış olacak ve yine "ırkçılık" filmi yeniden oynamaya başlayacak...
İki: Kürt kimliği ve Kürt dili, meşru bir eşitlik şartı gibi anayasada yer almadığı sürece Türk-Kürt savaşını bitirmek imkansızdır...
Ya Türkiye, Kürt vatandaşını her konuda "eşit" bir vatandaş olarak anayasal bir zeminde tatmin edecek, Kürtler de demokratik bir anayasa çerçevesinde beraberliği kabul edip ülkeyi sulha kavuşturacak; ya da bu ülke en azından bir 30 yıl daha kirli bir savaşa boyun eğecek ve her gün şehit cenazeleriyle sarsılacak. Çünkü Türkiye'deki sorun; Kürtlerin kimlik, dil ve kendini idare ve ifade sorunudur.... Bu sorunların yanında geri kalmışlık, eğitimsizlik, fakirlik, açlık ve çarasizlik de kuşkusuz birer faktördür; ama hiç bir zaman çatışmanın ve savaşın tek sebepleri değildir...
Eğer bu iki husus nazarı itibare alınırsa, öyle ümit ediyorum ki, bu ülke bir daha kavga ve kargaşaya teslim olmaz... yok eğer yine bu vatanda yaşayan herkese Türklük dayatılsa, kanaatimce mutlu bir sona varmak olanaksızdır... Değerlendirilmesi dileğiyle saygılarımı sunarım....
Şükrü Aslan
[yazıya git]
Etiketler